25 Ekim 2011 Salı

Osmanlı Ahşap sanatı

Hem mimari öğelerde hem de dekoratif amaçlı eşyalarda görülen ahşap sanatı, teknik ve üslup açısından en güzel örneklerini Osmanlı döneminde vermiştir.
Ahşap işçiliği, İslam sanatında diğer sanat kollarına paralel bir gelişme gösteren ve çeşitli dönemlerde birçok bölgesel etkileri de içine alarak zenginleşen bir çeşitlilik gösterir.


Bazen mimaride sütun ve sütun başlığı, kiriş gibi taşıyıcı bir öğe; bazen kapı ve pencere kanatları, mihrap, minber, tavan göbeği, balkon korkuluğu gibi dekoratif amaçlı yapı elemanları ya da rahle, Kur’an ve cüz mahfazası, çekmece, kavukluk, çeyiz sandığı, sehpa gibi mobilya ve aksesuvar olarak karşımıza çıkar.




ZENGİN SENTEZ


Ahşap ustaları zanaatkar zümresi altında ‘neccar’ olarak adlandırılırdı. Bu zanaatkarlar, özellikle Anadolu’da yapı tasarımına bağlı olarak gelişen ahşap süsleme tekniklerini büyük bir ustalıkla her çeşit ağaca uygulamışlardır.


Ahşap ustalarının ağaç türlerini iyi tanıdıkları, kullandıkları yer ve tekniklere en uygun malzemeyi seçtikleri, ahşabın dayanıksız bir malzeme olmasına karşın günümüze gelebilen eserlerden anlaşılmaktadır. Teknik ve işlenişe uygun olarak tercih edilen hammaddeler ceviz, elma, armut, sedir, meşe, abanoz ve gül ağacıdır.


İslam sanatının ilk evresi olan Emevi ve Abbasi döneminde (7-10. yüzyıl) genel anlamda derleyici bir ifade görülür. Türklerin Anadolu’ya beraberlerinde getirdikleri teknik ve üslupların yerli bezeme kaynakları ile kaynaşarak yeni bir sentez oluşturmasıyla ahşap işçiliği özellikle Anadolu Selçuklu döneminde, nitelik ve nicelik açısından en olgun dönemine ulaşır. Bu dönemin ahşap süsleme sanatında bitkisel, geometrik, yazı ve az da olsa figür tasvirlerinden oluşan zengin bir süsleme üslubu görülür. Anadolu Selçuklu ahşap işçiliğinde rumî dal ve kıvrımlar arasındaki palmet ve yarım palmet motifleri ile sülüs yazının sıklıkla kullanıldığı bezeme üslubuna en uygun ve en çok kullanılan teknik ‘oyma tekniği’dir.


Selçuklu ahşap işçiliğinde, geometrik desenlerden oluşan bezeme de önemli bir yer tutar. Özellikle kapı, pencere kanatları, minber ve aynalıklar gibi geniş yüzeylerde ‘kündekâri tekniği’ uygulanır. Sekizgen, baklava ve yıldız formunda kesilip hazırlanan ahşap parçaların, düzgün kesilmiş oluklu çıtalarla iç içe geçirilerek çatılması, bağlanmasıyla meydana getirilir.
OSMANLI’NIN SANAT ÜSLUPLARI
14. yüzyılda Anadolu’da giderek hakimiyet kazanan Beylikler dönemi, Osmanlı sanatına bir geçiştir. Selçuklu ve Beylikler döneminde özellikle mihrap, cami kapısı, kapı ve pencere kanatları gibi mimari elemanlarda kullanılan ahşap işçiliği, Osmanlı döneminde çok daha geniş bir uygulama alanı kazanır. 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed tarafından Edirne’de temelleri atılan ve 15. yüzyılın sonlarında Sultan II. Bayezid döneminde Topkapı Sarayı’nda tamamlanan Ehl-i Hiref ve Hassa Mimarları Ocağı gibi meslek örgütlenmesi Osmanlı ahşap işçiliğinin sanat üsluplarının belirlenmesinde etkili olur.
Yapı faaliyetlerini yürütmek ve denetlemekle görevli Hassa Mimarlar Ocağı’nda yetişen Mimar Sinan’ın mimarlıktan önce marangozluk, Mehmed Ağa’nın ve Dalgıç Ahmed Çavuş’un sedefkârlık öğrendiği düşünülürse Osmanlı sanatında ahşap işçiliğine verilen önem daha iyi anlaşılır.
Ahşap işçiliğinin üslup ve teknik açıdan en güzel ve görkemli örneklerini 16. ve 17. yüzyılda görmekteyiz. Selçuklu geleneğinde sürdürülen rumî-palmet ve kıvrım dal kompozisyonlarından oluşan girift bitkisel bezemeye hatayi ve diğer naturalist üsluplu çiçek motiflerinin de katılmasıyla zengin bir düzenleme ortaya çıkar. O zamana kadar çini ve kumaş desenlerinde görmeye alışkın olduğumuz Uzakdoğu etkili çintemani ve Çin bulutu motiflerinin bu kez ağaç işçiliği üzerinde görülmesi ilginçtir.
Yine bu dönemde daha geniş yüzeylere uygulanan kündekâri tekniğinin yanında küçük ölçekli ahşap eşyada kakma tekniği kullanılmaya başlanır.
‘Tarsi’ olarak da adlandırılan bu teknikte, ahşabın üzerine ince bir kalemle çizilen desene göre açılan yuvalara, yine desene uygun hazırlanıp kesilen sedef, fildişi, bağa, abanoz veya gümüş teller gömülür veya yapıştırılır.
ZARİF VE RENKLİ BİR TEKNİK: EDİRNEKÂRİ
17. ve 18. yüzyıl Osmanlı ahşap işçiliğinde lake tekniğiyle yapılan eşyalar dikkat çeker. Özellikle Edirne’de çokça örneklerine rastlanan bu teknik, bu yüzden ‘Edirnekâri’ olarak da tanımlanır. Ahşap dışında mukavva ve deri üzerine de yapılan bu tekniğin uygulanması zahmetli ve özen isteyen bir iştir. İşlenecek malzemenin üstündeki pürüzler giderildikten sonra yüzeyin boyaları emmemesi için bir kat vernik sürülür. Kuruduktan sonra üzerine altın yaldız ya da çeşitli renkte boyalarla süsleme yapılır. Boyalar kuruduktan sonra üzerine tekrar vernik sürülür; bu işlem birkaç kez tekrarlanır.
19. yüzyıl ortalarında Fransız saraylarında mimari süsleme stili olarak doğan Rokoko üslubu, Türk Rokokosu adıyla Osmanlı sanatının her kolunda olduğu gibi ahşap işçiliğinde de etkisini gösterir.
Küçük el sanatı ürünlerinde klasik Osmanlı bezeme motifleri yerini, vazo içinde natüralist çalışılmış çiçek buketlerine, akantus yapraklarına, C ve S kıvrımlı dallara, fiyonk ve kurdelalara bırakır.
Doğaya karşı zayıf düşen ahşap eserlerin çoğu ne yazık ki günümüze kadar gelememiştir. Yine de, 8. yüzyıldan 19. yüzyıl sonuna kadar ağaç işçiliğinin en güzel örneklerini Türk İslam Eserleri Müzesi’nde görebilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder